Zengin İçerik İçin Tıklayınız !

9 Aralık 2014 Salı

Bu gün kendime bir şarkı çalayım !

Gri İstanbul Sabahına Günaydın

Sabah gözlerimi araladım. Hava yine gri. Yatağın içinden bile hissedilen bir soğuk dışarda. Bütün gün yatsam o da olmayacak. Ama sıcak yatağı terk etmek de zor derken kalktım giyindim.

Evden çıktım. Merdivenleri iniyorum. İnerken de bir yandan kaç merdiven indiğimi sayıyorum. Bunu neden yaptığımı hiç bilmiyorum ama saydım 86 basamak indim. Ev 5. kat maalesef.

Apartmanın kapısına geldim. Kapıyı açmak için kapıyı kendime doğru çekeyim derken kapı bir an çok ağır geldi. Daha evvel hiç dikkat etmemişim ama bizim apartmanın kapısını açmak için öncesinde baya baya ısınma hareketleri yapmak lazım yoksa kasta ani zorlanma nedeniyle sakatlanırsın. Bu gereksiz detaya niye takıldım. Kafamda onun da açıklaması yok tabii. Sanırım gri gökyüzü beni gerçekten bozuyor.

Apartmandan çıktım. Bizim Reco, köşede merdiven altında bekliyor . Koşarak geldi. Kedicik aç. Mama bekliyor ama ben daha gündelik hayata motive olamamışım. Mama aklıma bile gelmedi. Bizim sadık arkadaşı aç bırakmak da olmaz. Az evvel saymıştım: 86 basamak. Bir de açması zor giriş kapısı var. Kapıyı bu sefer zorlanmadan ittim. Kollar ısınmıştı haliyle :) 86 basamağı da çıktım. Mamayı aldım ve geri geldim. Seviyorum bizim Reco'yu. Aç bırakamazdım.

Arabamın yanına gittim. Yine toz, toprak, çamur... Araba ne hale gelmiş. Eskiden arabaları branda ile kapatırlardı. Hiç sevmezdim, branda ile kapatılmış arabaları. Ama sanırım ben de yakında kapatacağım. Daha 3 gün önce yıkattığım araba şu an tozla kaplı halde araba hariç bir çok şeye benziyor :) Sürücü koltuğuna oturunca bir huzur geldi. Araba kullanmayı seviyorum. Tekrardan havamı yakalamaya başlamıştım. Dikiz aynasını kontrol ettim. Direksiyonu kırdım ve yola koyuldum. Sonra radyoyu açtım. Açmasa mıydım acaba ...

Sürücü koltuğunda keyfim yerine gelirken, radyoda denk geldiğim şarkı, efsane klasiklerden. Beni o an aldı götürdü. Şarkının sözleri sabah sabah ruhuma çok fazla gelmişti. Sözlerini duymamış olsam melodisi bile zaten yeterince etkileyiciydi. Her bir cümlesi ayrı ayrı zihnimde bir şeyleri titreştiriyordu. Gözlerimin önünden bir çok kare geçti. Çeşit çeşit hatıranın anlık görüntüleri beliriyordu zihnimde. Bu müthiş şarkı da arka plandaki fon müziği olarak her görüntüyü  daha da vurucu kılıyordu. Derinde kalan, unutulmaya yakın her hatırayı su üstüne çıkardı. Bir güzel cilaladı ve tekrar tekrar parlattı, bu şarkı. Sonra yapmayı unuttuklarımı, hiç yapmamam gerekenleri, pişmanlıklarımı ve eksik kalanları da döktü ortalığa. En sonunda da ana fikri önüme koydu : I'll keep the candles burning ... Bir kaç dakika içinde de yerini başka bir şarkıya bıraktı. Bitti gitti.


Modern Talking - You're My Heart You're My Soul

Deep in my heart, there's a fire
That's a burning heart
Deep in my heart, there's desire for a start
I'm dying in emotion
It's my world in fantasy
I'm living in my, living in my dreams

You're my heart, you're my soul
I keep it shining everywhere I go
You're my heart, you're my soul
I'll be holding you forever, stay with you together

You're my heart, you're my soul
Yeah, a feeling that our love will grow
You're my heart, you're my soul
That's the only thing I really know

Let's close the door and believe my burning heart
Feeling alright, come on, open up your heart
I'll keep the candles burning
Let your body melt in mine
I'm living in my, living in my dreams

Cagatay






6 Aralık 2014 Cumartesi

Yeşilçam Etkisi - (Bir Yeşilçam Hikayesidir)

Yeşilçam Filmleri

Gece Yarısı Gelen İşaret

Haziran ayının ilk günlerinden biriydi. Uykumun kaçtığı bir gece, televizyonu açtım. Kanalları gezerken o filme denk geldim yine. Yıllar önce izlemiş, çok etkilenmiştim. Bilinmez neden ama tekrar izlemek istedim. Gecenin ikisinde bu filmi bırak izlemeyi, müziklerini bile duysanız üç gün melankoliden çıkamazsınız. Ama izledim. Neden izledim bilmiyorum. İzlemek istedim. O filmi izlemek, kendine acı çektirmekten farksız ama tekrardan izledim işte. Tarık Akan, Halit Akçatepe ve adını bilmediğim o çocuk oyuncu : "Canım Kardeşim"

Çeşitli numaralarla hoşlandığı kızları kendine aşık eden, deli dolu çapkın karakterlerin adamı Tarık Akan (ki bu karakter 10'lu yaşlarımdaki idolümdür :) ve ona bu eğlenceli filmlerde eşlik eden Halit Akçatepe, bu sefer öyle bir dramda bir araya gelmişler ki hem de ne dram. Filmin orjinali bir İtalyan filmiymiş ama Türk sinemasına uyarlaması da gayet hakkını vermiş, bu dram filminin. Hatta filmde, Kemal Sunal'ı da bir kaç dakikalığına küçük bir rolde görmeniz mümkün. Kemal Sunal'ı o rolde görünce, sonraki filmlerinde ister istemez insanın aklına geliyor : Nereden nereye.

İstanbul varoşunda babası ve ilkokul öğrencisi küçük erkek kardeşi ile yaşayan yoksul Tarık Akan ve arkadaşı Halit Akçatepe. Filmin başında zaten direk gece sigara içerek yatan babaları, çıkardığı yangınla hayatını kaybediyor. Kardeşiyle başbaşa kalınca, arkadaşı Halit Akçatepe de onların evine taşınıyor. Derken küçük kardeşinin yakalandığı hastalık ve o günün şartları ile tedavisi mümkün olmadığından, son günlerini yaşayan kardeşinin gönlünü hoş tutmak için yaptıklarını anlatan Türk sinema tarihinin belki de en etkileyici, vurucu drama filmi.

Gece vakti bunu neden izlemiştim bilinmez ama beni bir kez daha çok etkilemişti. Ya da belki de benim için bir haberciydi bu film. Ondan karşıma çıkmıştı tekrardan, gecenin bir vakti.



                                                                      --------------------


Haziranin 12. günü. İşten bir kaç günlüğüne izin alabilmiştim. Sabah 5 te bindim uçağa.Ver elini Marmaris. İşten tam olarak yakamı kurtaramamıştım. Otelde havuz kenarında hala internet üzerinden arızalı sistemleri konfigüre etmeye çalışıyordum ama yine de her şey o kadar keyifliydi ki. Kendimi çok iyi hissediyordum. Bu huzurlu halim etraftan da fark ediliyordu ki her saat Marmaristeki sosyal ağım daha da genişliyordu.

Ertesi gün öğle yemeğinde havuz başındaki masada oturuyorduk. Otele geleli 24 saat falan olmuştu ama 24 saatin her dakikası dolu dolu geçtiğinden tatilin 10. günü gibi falan hissediyordum.

Masanın karşısından bana seslendi :

- Kank, her şey çok iyi gidiyor di mi ?

Kank, kelimesini kullanan tek adam oydu sanırım. Kanka demek istiyordu ama nedense böyle bir kısaltma yapmıştı. Orijinal adamdı. Haliyle orijinal şeyleri olması normaldi :)

- "Evet, gerçekten de çok ilginç, fantastik diyebileceğim bir tatil. İyi ki gelmişiz" dedim.

Sonra masada bir sessizlik oldu. Havuz başı tenhalaştı. Çevredeki insan sesleri de azaldı. Havanın çok ısındığını fark ettim. 24 saatlik tatilimde ilk kez o an bir durgunluk hissettim. Derken masada duran telefonumun ışığı yandı : " Gelen Arama ".

Telefondaki sesle daha evvel bir kez konuşmuştuk. O da yıllar önceydi. Dürüst olmak gerekirse pek de keyifli bir konuşma da olmamıştı. Kader tam olarak nedir henüz kafamda netleşmedi. Yaşanılan her şey mi kaderdi yoksa bazı olaylar dışında geri kalanları, direk ya da dolaylı seçimlerimiz nedeniyle mi yaşıyorduk ? Bu sorunun cevabı bende henüz net değil ama telefondaki sesle kader birliğimiz olduğu kesindi. İstesek de istemesek yollarımız kesişmişti. Bundan sonrası için sırt sırta verip, birlikte mücadele edecektik. Bu değiştirebileceğim bir durum değildi. Tamamen benden bağımsız gelişen bir ortaklıktı. Ama olması şart olan, olmazsa olmaz bir ortaklık. Bir kaç ay sonra resmi olarak eniştem olacaktı. Bundan sonrasında da kardeşim için birlikte mücadele edecektik.

Telefonda duyduklarımı pek ciddiye almadım. Hatta bir şey demeden yüzüne kapattım sanırım. O kısmı tam hatırlamıyorum. Telefonu kapattıktan sonra dakikalar geçtikçe kafamda acabalar oluşmaya başladı. "Acaba doğru mu söylüyordu ? ", "Yanılmış olamazlar mı ? ". Tatilin o an benim için bittiği belliydi. Geri dönüyordum. 24 saatlik dev eğlence sona ermişti...

                                                                     -------------------------

Aralık ayının ikinci günü. İşten eve geldim. Kardeşimin evliliği ile bir kaç ay içinde edindiğimiz yeni uzak akrabalarımız da bu özel gün için bizimleydiler. Bu gün bayram değildi ama evdeki atmosfer bana, herhangi bir bayram gününü hatırlatmıştı.

İlik bağışçısından Almanya'daki operasyon ile alınacak olan hücrelerin, tıbbı kargo ile Türkiye'ye ulaştırılması ardından gece yarısına doğru kardeşime enjekte edilmeye başlanacaktı.

Tüm aile evden çıktık. Arabalara dolduk ve hastaneye gittik. Yapabileceğimiz çok bir şey yoktu. Kantinde oturduk. Bekliyorduk...

                                                               ---------------------------------

Haziran ayının 14. günü. Apar topar İstanbul'a dönmüştüm. Ankara'da yaşayan kardeşim de acilen tahlil sonuçlarını göstermek için İstanbul'a gelmişti.  Babam , ben ve kız kardeşim evden çıktık. Tahlil sonuçlarını göstermek amacıyla alanında en iyisi olarak gösterilen doktorla görüşmek için Kasımpaşadaki hastaneye doğru yola koyulduk. Sonrasında bu hastaneye kaç kere geldiğimizi, şu an düşününce hesap edemedim. O kadar çoktu ki...

Bekleme salonunda doktorla görüşmek için sıramızın gelmesini beklerken, çevremizdeki sandalyelerde oturan ve bizim yeni olduğumuz fark eden insanlar; "Geçmiş olsun , korkmayın , en iyi yere geldiniz ? ", " Moralinizi yüksek tutun, moral çok önemli. ", "Önce biz de çok üzüldük ama şimdi alıştık ve mücadele etmeyi öğrendik" gibi sözler ediyorlardı. Tam olarak neyin içinde olduğumuzu idrak edemediğimden, "H..ktir, neden bahsediyorsunuz siz" dememek için kendimi zor tutuyordum. Oysaki ben daha dün sabah Marmaris'te havuz başında bambaşka bir dünyadaydım. Çevredeki kimse art niyetli değildi. Tüm iyi niyetleriyle, yeni olarak gördükleri bizlere destek amacıyla telkin de bulunmaya çalışıyorlardı. Onlara da kızamıyordum ama durumu da kabullenmek kolay değildi.

Biraz sonra doktorla görüştük. Tahlil sonuçlarını gösterdik. Çok da tartışılacak bir durum yoktu. Maalesef teşhis doğruydu. Bir kaç gün önce gece yarısı karşıma çıkan o dramda tecrübe edilen hastalıkla gerçek hayatta da yüzleşmek varmış demek ki : " Lösemi ".


                                                      ---------------------------------

Kasım ayının ikinci günü. Apartmanın kapısını açtım. Kaldırım gri renkteydi. Sokak da gri renkteydi. Havaya baktım. O da gri bulutlar ve sisle kaplıydı. Şehir griye bürünmüştü. İstanbul griye büründü mü pek sevimli olmuyordu ama bilhassa kış aylarında sıklıkla griye bürünürdü. İlk kez Libyaya gittiğimde şehrin ana renginin "Sarı" olduğunu görmüştü. Evler, sokaklar, duvarlar... her yer sarıydı. Sonra Arabistan'a gittiğimde de aynısını gördüm. Aşırı güneş ışınları bu ülkeleri sarıya boyamıştı. Her şeyi sarartmıştı. İstanbul'un rengi de gri oluyordu. Hava bir kez kapandı mı her yer griye boğuluyordu.

Havalimanına gitmek için beni alacak aracı beklediğim sırada saat sabah 6.15'ti. Şöyle bir etrafa bakındım derken bizim "Reco" 30 metreden beni gördü. Normalde ortalarda pek görünmezdi. Onu bulmak zordu. O nedenle "Reco" diye seslenirdim ve sesimi duyunca o bir yerlerden çıkar gelirdi. Adını Recai koymuştum ama sonrasında "Reco" olarak kısalttım :) . Ayhan Işık, kurnaz bakışlara sahip, cam gibi gözlerle, yerinde duramayan, ne iş çevirdiği belli olmayan, nerede çıkıp geleceği kestirilemeyen karakteri canlandırırken, adı da "Cingöz Recai"ydi. Bu sevimli boz renkli kedi de bana bu karakteri hatırlatıyordu. Ortalarda görünmezdi ama seslendiğim anda cam gibi gözlerle, ok gibi fırlar gelirdi. Başlarda bin bir sevimli hareketler ilgimi çekmeye çalışır sonrasında yüz verince de şımarır, seni de kedi yerine koyarak, akranıyla oynar gibi elini, kolunu tırmalardı. Yani çok kestirilebilir bir karakter değildi. Adının hakkını veriyordu :)

Bu sevimli kedi yani Reco, nereden çıkıp gelmişti bilmiyorum ama 3 aydır kapının önünde takılıyordu. Çok akşamları geç saatte eve döndüğümde beni apartman kapısında karşılayıp benimle saklambaç oynamışlığı da vardı kağıttan yaptığımız topla maç yaptığımız da. Onun için bu kedinin, Reco'nun  yeri ayrıydı. Bu zor günlerde bana neşe kaynağı olmuştu.

Aracı beklerken beni gören Reco, zıpkın gibi fırladı ayaklarımın dibinde belirdi. Kucağıma aldım. Birlikte beklemeye başladık. Sonra araç geldi. Şöför, "Kediniz de mi havalimanına gelecek? " dedi. " Hayır" dedim. "O bir yere gitmez, çünkü burada yaşıyor. Ayrıca bir de adı var. Adı ile hitap edelim lütfen yoksa kırılıyor : Cingöz Recai. "


                                                         --------------------------------------

Kantinde beklememiz devam ediyordu. Derken saat 23 civarı gün içinde Alman bağışçıdan alınan ilik, tıbbi kargo ile hastaneye geldi. Türkiye'de bağışçı bulmak zordu. Hatta kardeşimin rahatsızlığıyla dahil olduğum bu süreçte, ilik bağışçısı olmak için başvuru yapan insanların Türkiye'de çok da önemsenmediğini de gördük. Oysaki ne kadar da önemliydi. Ama kimse yaşamadıkça olayın önemini kavrayamıyordu. Bunları yaşamasak ben de hala kavramamış olurdum muhtemelen : Ne cahillik! Bir başka insana ikinci bir yaşam şansı vermek; Ne büyük bir yardım ! Tasvir etmek için kelime bulamıyorum. Neyse ki Almanlar, hayatın bir çok alanında önde oldukları gibi insan sevgisinde de bir hayli ilerdeler. Dünyada en fazla sayıda ilik bağışçısı, Almanya'da yaşıyor. Alman hükümeti de sunduğu olanaklarla ilik bağışçısı olmayı destekliyor. Bu sayede kardeşim de ihtiyacı olan iliği bulabildi.

İlik nakli hakkında bilgi sahibi olmayan ben, bir çeşit ameliyat beklerken, kardeşime herhangi bir cerrahi operasyon olmadan damardan 800 adet yeni ilik hücresi 5 saat içinde serum yoluyla enjekte edildi.

Bundan sonraki süreçte neler olacağı takip edilecek. Bu yeni hücrelerin 3 hafta içerisinde vücuda yerleşerek aktif görev üstlenmeye başlaması bekleniyor. Vucutta köklü bir değişim gerçekleşecek hatta kan grubu bile değişecek. Dualarımızla kardeşime destek olmaya çalışıyoruz. Şu an bundan fazlasını yapamıyoruz ama artık sonuna geldiğimiz bu zorlu sürecin en mutlu şekilde biteceğinden eminiz. Kardeşime destek mesajları atmak isterseniz : ceyda.coban@hotmail.com .

                                                             -------------------------------------

Ben en iyisi üyelik paketimi kontrol edip tüm yabancı sinema kanallarını açtırayım . Bundan sonra sadece yabancı film izleyeyim. Bakalım yabancı sinemalar, bundan sonrası için beni nasıl etkileyecek. Bir de böyle deneyeyim.

Cagatay

























































9 Ağustos 2014 Cumartesi

Dualar...

Oyuncak Tabancam Bozulunca...

Her erkek çocuğunun bu tip bir tabancası olmuştur. Hani şu ok atanlarından. Ben de çok severdim. Çok da eğlenceli olurdu ama maalesef çok çabuk bozulurdu. Aldıktan sonra iki güne kalmaz, ok atamaz hale gelirdi. Bir çocuk için sevdiği oyuncağının bozulması, ne büyük bir üzüntüdür.




Bozulan tabancayı yatağımın altına koyardım. Sonra diğer odaya geçip yüzümün üstüne kapanıp dua ederdim : "Allah'ım tabancam bir an evvel çalışmaya başlasın. Eskisi gibi olsun."

Bu duanın ardından yatağın altındaki tabancayı geri aldığımda ilk satın aldığımda olduğu gibi çalışmaya başlamasını umardım. Açıkcası  pek olumlu sonuç aldığım da söylenemezdi.

Yıllar sonra yine aynı duygular...


Şimdi içinde bulunduğum durum, beni yıllar öncesine geri götürdü. Elimden gelen çok bir şey yok ama her gün dualarla tekrardan eski haline gelmesini bekliyorum.

Tabancam düzelmemişti ancak bu sefer ki  dualarım oyuncak tabanca gibi basit bir konu için değil. Söz konusu kardeşimin sağlığı. Düzeleceğinden de eminim yalnız bunun ne zaman olacağını bilemiyorum. O nedenle olabildiği kadar hızlı, hatta hemen yarın olması için dua ediyorum.

Bu yazıyı okuyan sizlerin de iyi dileklerinizi, dualarınızı yollamanızı bekliyorum.

Cagatay




28 Nisan 2014 Pazartesi

Taktığı ilk kol saatini hatırlayanlar ? - The Lord of The Watches : CASIO

Saatlerimin Evrimi

Herkes çocukluktan itibaren oyuncak olanlardan başlayarak çeşitli kol saatleri takmıştır. Şimdi çocuklukta taktığım ilk kol saatini pek hatırlayamıyorum ama hayatımda iz bırakan saatlerden bahsetmek isterim.

Efsane Marka : CASIO

9 yaşındayım ve futbolcu olmaya çok kararlıyım. Futbol maçlarını da deli gibi takip ediyorum. Yalnız maçlarda beni işkillendiren bir durum var : Hakemlerin ilk yarı ve maç sonuna yaptığı dakika eklemelerinin doğru olup olmadığı. O dönem 4. Hakem de yok. Orta Hakem, kafasına göre elini kaldırıp parmakları ile eklediği dakikaları gösteriyor. Orta hakemin denetlenmesi gerektiğini o günlerde ekran başında görmüştüm.

Sonra derken bende hakemin başlama düdüğü ile birlikte kronometre tutmaya karar verdim. Ama kronometre yoktu elimde. Neyse ki o efsane saati gördüm. Digital bir saat. Alarmı, kronometresi, takvimi var ve hatta ana ekranda saniyeyi bile gösteriyor.


Dördüncü hakemin saha kenarından elektronik tabela ile uzatma dakikalarını gösterdiği günlere gelinmesi ardından ekran başından hakemi denetlemeye ben de son verdim.

Ama bu sefer de kafamı kurcalayan başka bir konu vardı. O dönem süper-marketler çok yaygın değildi. Alış verişleri sokak arasındaki bakkallardan yapıyorduk. Elektronik yazar kasalar da yaygın olmadığından, alış veriş sonrası toplam tutar, bakkal amcaların elindeki hesap makineleri ile belirleniyordu. Peki ya bakkal amcalar yanlış hesaplıyorsa ? Bu işe de bir el atmak gerekiyordu. Bana bir hesap makinesi lazımdı ama cebimde bir hesap makinesi ile dolaşamayacağıma göre başka türlü bir çözüm bulmalıydım. Casio da aynı sorundan müzdarip olmalı ki çoktan çözümü sunmuştu bile.





Bu saat, bir önceki modelin bütün özelliklerini taşıması yanı sıra hesap makinesi özelliğini de barındırıyordu. Müthiş bir saatti. Gerçi öyle bakkal amcaların hesaplarını kontrol edecek kadar hızlı, pratik kullanımlık bir hesap makinesi değildi ama yine de böyle bir saatin sahibi olmak çok keyifliydi.

Ama hayatımdaki hiç bir saat birazdan bahsedeceğim saat gibi olmadı. Olacağını da sanmıyorum. O saat bir efsaneydi. Bu güne kadarki hayatımda tanımlamak için  "Efsane" kelimesini kullanmam gereken bir şeyler varsa bu saat kesinlikle bunlardan biriydi. 





Karşınızda " Casio Wrist Remote Controller " . Piyasadaki hemen hemen bütün televizyon markaları için uzaktan kumanda işlevi görebiliyorken eğer kontrol edemediği bir televizyon markası varsa da o televizyonun kumandasının fonksiyonlarını kızıl ötesi ışın olarak kaydedip ,o markayı da kontrol etme özelliğini kazanabiliyordu.

14 yaşında almıştım bu saati. 14 yaşındaki bir çocuğa bu saati verirseniz hele ki o çocuk biraz da muziplik yapmayı seviyorsa artık siz düşünün gerisini. Bu saatle ilgili hangi hikayemi anlatayım bilemiyorum :) Ama en favori olanım,4 büyük futbol takımının kendi aralarında oynadıkları derbi maçlarda hınca hınç dolu kahveye gidip herkes nefesini tutmuş ekrana bakarken birilerinden televizyona biraz daha ses vermesini rica etmekti. Hayırsever abimiz, biz çocuklar maçı daha iyi duyabilsin diye sesi açmak için kumandayı eline aldığı anda 50 kişinin soluksuz izlediği televizyon ekranı "çat" diye kapanırdı. 50 kişinin önce şok olması ardından da neden kapandığını anlamak için etrafa bakarken kumandayı elinde tutan abiyi yada dayıyı görmesi :))) Biraz hain bir şakaydı ama çocuk halimizle çok eğlenirdik. Tabii suyunu da çıkarmadan. Tadında bırakınca daha eğlenceli oluyordu. Kaldı ki bizim olduğumuz anlaşılsa bacaklarımızdan tavana asılma riskimiz de vardı.

Ya da TV satan mağazaların camekanlarının önünde durup bütün televizyonların sesini sonuna kadar açıp kanalları da absürd yayınlara ayarlayıp kaçmak da çok büyük eğlenceydi bizler için.

Bu efsane saati 2003 yılına kadar kullandım. Maalesef 2003 yılında çalındı. O saatin gidişiyle bir devir kapandı. Tekrardan aynı saatten almayı düşünsem de saatin anısına saygı duymak adına bunu yapmadım. O derece etkilemişti beni. Tüm çocukluk anılarımla birlikte gitmişti çünkü. Yeni gelen saatte o anılar olmayacaktı, aynı fonksiyonlar olsa bile.



TV Kumandalı saatim ardından aldığım saatler tamamen aksesuar amaçlı oldu. Derken zaten kumandalı saatimle yaptığım şakaların kurbanı olan insanların ahı mı tuttu bilinmez, el bileğimde sinir sıkışması oldu ve uzun süre bileğimde saat takamaz oldum. Baya baya ağrı yapıyordu. Bir süre sonra da hiç saat takmaz oldum. Saati öğrenmek istediğimde artık sadece cep telefonuma bakabiliyorum :) 

Son olarak da saatin çok güzel bir aksesuar olduğunu, kişinin tarzını ortaya koyduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Cagatay







20 Nisan 2014 Pazar

Mobil Haberleşme Tarihçem

Uzaklar Artık Yakın... Peki Ya Yakınlar ? - Mobile Communication History


İlk Kısa Mesaj - First SMS

Sene 1993... İlkokul 3. sınıftayım. En iyi arkadaşım Bahadir, hem sınıf arkadaşım hem de aynı polis lojmanlarında oturuyoruz. Bir gün evin önünde oynarken, muhtemelen o dönem çok popüler olan "Karate Filmleri"nden bir yenisini daha izlemiş olmanın etkisiyle, filmde gördüğümüz hareketleri birbirimize yapmaya çalışıyoruz. Derken olay ciddiye biniyor ve birbirimize girişiyoruz :). Bunu gören Bahadır'ın annesi, faturayı neden bana kesiyor bilinmez ama balkondan beni bir güzel azarlıyor.

Ertesi gün okulda yine Bahadırla birlikteyiz. Çocukluğun en güzel yanı. Ne kin, nefret ne de benzeri gereksiz kötü duygular. Hiç bir şey olmamış gibi gene birlikte koşuşturuyoruz. Okul çıkışı eve gidip bir şeyler yiyip tekrar sokağa çıkınca ilk işim yine Bahadır'ı evinden dışarıya çağırmak. Oturdukları apartmanın önüne gidiyorum. Zile basıyorum ama Bahadır, balkonlarında bir görünüp bir kayboluyor sonra ses seda yok. Bir anlam veremiyorum. Biraz bekleyip tekrar zillerine basıyorum. Bahadır, yine balkonda görünüp kayboluyor ama bu sefer durum biraz farklı. Balkondan aşağı bir şey bırakıyor. 5. kattan süzüle süzüle gelen bu cisim yaklaştıkça bir kağıt parçası olduğunu anlıyorum. Yere düşen kağıdı elime alıp açtığımda, 80 yapraklı kareli matematik defterinin kenarından koparılmış bir kağıt parçası olduğunu fark ediyorum. Ama içinde matematik işlemleri yok. Kısa bir mesaj yazılı : "Annem seninle arkadaşlık etmemi istemiyor. "

Tarihte kablosuz iletişim ile aldığım ilk kısa mesaj olması açısından benim için çok önemlidir. Ayrıca daha sonraki yıllarda yaşanacak mobil iletişim devriminin de bir habercisi olmuştu, benim açımdan. Hatta sene 2014 olmasına rağmen Galasataray Teknik Direktörü Mancini, bile sahadaki futbolculara taktik bilgisi yollarken hala bu teknolojiyi kullanıyor. 





Çocukluk yıllarımda, babamın polis olması nedeniyle evimizden hiç telsiz eksik olmazdı. Haliyle benim de ilgimi çekiyordu. Sene 1994 ve ben babamdan, bana telsiz almasını istemiştim. Sağ olsun beni kırmamış, bir çift "Walkie Talkie" almıştı. Telsizin diğer tekini apartmandaki çocuklardan birine verip evden eve telsiz görüşmeleri yapar, baya baya havaya girerdik. Hatta telsiz görüşmeleri esnasında, gaza gelip sanki düşman hattında haberleşircesine kanepe arkasına saklandığımı hatırlarım. Bir de o dönem evlere tüp dağıtımı yapan araçlar da haberleşme için telsiz kullanırdı. Telsizlerinin kullandığı frekans bandı ile bizim oyuncak telsizlerin frekans bandları aynı olsa gerek çünkü evin etrafından geçen tüp dağıtım araçlarının telsiz konuşmaları, bizim "Walkie Talkie" lerde dinlenebiliyordu. Hangi eve ne tür tüp (büyük, küçük, piknik tüpü gibi) götürüldüğünü bilmek diğer arkadaşlara hava atmak açısından çok önemli bir istihbarat bilgisiydi. Gerçi sonrasında bu yaşıma kadar istihbarat edinmedeki başarım bundan daha ileriye gidemedi. :)




Sonraki yıllarda insanların elinde cep telefonları görmeye başlamıştım ama kullanımı çok yaygın değildi. Daha çok yüksek gelirli insanlar kullanabiliyordu. Ayrıca zaten yaş olarak da yeterli yaşta olmadığımdan cep telefonu için bir süre beklemek durumunda kalmıştım. Ama olsun bilgisayarlar artık tam olarak hayatımıza girmişti. İnternet kafedeki yada evdeki PC'lerle insanlar farklı lokasyonlardan birbirleri ile haberleşmeye başlamıştı. "Chat Kanalları" diye bir olay vardı ve insanlar çılgınca bu kanallarda yazışıyordu. En bilinen adıyla  "Mirc Kanalları". Ekranda yazılı bir "nickname" ve göremediğin ama karşıdan sana cevap veren bir başka insan. Açıkçası pek hoşuma gitmemişti. Onun yerine ICQ kullanıyordum. En azından tanıdığım insanların hesaplarına ait numaraları yazıyordum ve karşımdaki kişinin kim olduğundan emindim. Ama sonra ICQ üzerinden karşıdaki bilgisayarı kontrol etme yada diğer bir tabirle "Hackleme" durumları söz konusu olunca o platformu da terk etmek durumunda kalmıştı.

Derken yıllar geçti ...Ve sene 2000. İlk cep telefonumu aldım. Her şey güzeldi yalnız kontör diye bir terim vardı. 100 kontör yüklüyordun ve 6 saniyelik konuşma "1 kontör", 160 harf kullanma imkanı tanıyan kısa mesaj da "2 kontör" . 100 kontör yükler yüklemez, mesajlaşma yüzünden tüm kontörü bitirirdim. Genelde 1 kontör kalırdı. Bir sonraki kontör yüklemesi ne zaman olur bilinmez, o zamana kadar tek kontörle idare ederdim. Cep telefonu kullanan hemen hemen bütün arkadaşlarım için durum benimle aynıydı. Kalan tek kontör yüzünden mesaj yazamayıp birbirine çağrı atan o efsanevi nesil, mors alfabesini bu sayede çözdü :) Sonraki yıllarda cep telefonu ücret tarifeleri makul seviyelere indi de bu sayede mors alfabesi kullanmaktan kurtulduk.


Devamında ise üniversite yıllarımda evlere ADSL hizmeti gelmesi ile başlayan MSN furyası. Hem görüntülü hem sesli hem de yazılı mesajlaşma imkanı. Üniversite yıllarıma damga vuran da MSN'dir.

Sonrasında zaten Facebook geldi. Derken telefonlardan internet erişimi ve artık kimin nerede olduğunun bir önemi kalmadı. İster yurt dışında ister yurt içinde, nerede olursa olsunlar, farklı uygulamalar sayesinde (skype, viber, whatsapp, vs) bilgisayarlarının ve cep telefonlarının yardımıyla mobil iletişim ağları üzerinden insanlar birbirine bağlandı. Dünya küçük bir köy olmadıysa da olmasına çok da uzak değiliz.

Ama tabii mobil iletişimin bir de yan etkileri görülmeye başlandı. 



Uzaklar yakın olurken yakınlar da bir o kadar uzak oldu. İnsanlar artık yan yana otururken konuşmaz oldu. Herkes, telefonuna kurduğu sosyal ağ uygulamalarını kontrol eder oldu. Kim neyi beğenmiş, ne yorum yapmış yada ne paylaşmış. Hatta yanında oturan insanla konuşmaktansa aynı kişi ile sosyal ağ üzerinden yazışır oldu :) Açıkçası sosyal hayatta iletişim garip bir hal aldı. Bakalım önümüzdeki yıllar, insanlar arasındaki sosyal iletişim adına daha neler getirecek. Merakla takip ediyoruz.

Cagatay

17 Nisan 2014 Perşembe

Üç Afacan

Ben Daha Çok Köpek Severim - KITTIES

Hep evcil hayvan beslemeyi istemiştirim ama büyük sorumluluk olduğundan göze alamıyorum. Sokağa bırakılan kedi, köpeği görünce üzülmemek elde değil. Sokağa çocuk bırakmaktan pek farkı yok ama insanlarımız bunu pek idrak edememiş olsa gerek ki hiç düşünmeden bunu yapabiliyorlar. Bir hevesle eve alınan zavallı hayvan sonra ölüme terkediliyor. Ben de aynı duruma düşmemek için bu işe hiç bulaşmadım ama hazır kardeşim veteriner olmuşken nasıl olsa onun mesleğinin bir parçası diyerek eve bir kedi almasını sağladım. Çoğu insan gibi ben de köpek beslemeyi tercih ederdim ama köpeklerin ev ortamına pek uygun olmadıkları aşikar.

Pet Shop'da sahiplendirilmeyi bekleyen sokak kedisi yavrularından biri. Bir sarman. Kafeste çok oyuncu duruyordu. Aldık eve getirdik. Daha 15-20 günlük. Avuç içi kadar ama yerinde durması ne mümkün. Gelir gelmez tüm evi dolaştı. Evde nerede bir dolap arası, duvar deliği var oralara girmeye çalışıyor. Adını ne koysak diye düşünürken, televizyonda Kemal Sunal karakterini görüp, "Rıfkı" koyduk adını. Bizim Rıfkı gece ışıklar, uyumak için kapanınca oldu bir avcı, elini falan sakın hareket ettirme önce pusu kuruyor sonra da ok gibi fırlayıp  yakalıyor, parmaklarını . Karanlıkta hareket eden ne varsa yakalamaya programlanmış. İlk günden evdeki bir numaralı eğlencem olmuştu, bu sevimli kedicik. Kağıttan yaptığım topları kovalamaktan, evde saklanınca beni bulmaya çalışmasına, boş poşetlerin içine girmesine kadar, anlayacağınız tam bir oyun arkadaşı.


Sonra derken bizim kedicik büyüdü. Evde bütün gün tek olunca sıkılmaya da başladı. Bir arkadaşı olması gerekiyordu.

Kardeşimin veteriner kliniğe yaralı bir kedi yavrusu gelmişti. Anaokul bahçesinde çocukların oyuncağı olmuş ve muhtemelen çocukların attığı taşlardan biri de ayağına gelince ayağı kırılmış. Ameliyat oldu. Kesik bacakla sokakta yaşama şansı çok düşük olduğundan kardeşim, Rıfkıya arkadaş olarak onu almaya karar verdi. Neyseki ameliyat başarılı geçti de ayağının kesilmesine gerek kalmadı ama tabii tamamen eskisi gibi de olmadı. Biraz topallıyor olsa da hayatını çok da etkilemiyor. Yeni kedimize de bir isim vermek gerekiyordu tabii. İlkinin adı Rıfkı olunca ikincisinin de Şakir olması kaçınılmazdı. Türk filmlerinde unutulmaz sevimli Kemal Sunal karakterlerinin isimlerini kullanmaya devam ediyorduk.

Her ne kadar Rıfkı evde yalnızlıktan sıkılmış olsa da daha evvel herhangi bir kedi ile karşılaşmadığından bu yeni arkadaşını yadırgamıştı. Birbirlerini ilk gördüklerinde, Rıfkı tıslayarak uzaklaşmıştı. Devamında da uzaktan uzağa bütün akşam gergin şekilde birbirlerini gözlemlemişlerdi. Biri hamle yapsa diğeri de tekme tokat dalacakmış gibi duruyorlardı. İkisini de iki gün aç bırakıp ardından yanyana yemek vermemizle açlığın etkisinden olsa gerek birbirlerini pek umursamadılar ve bir süre sonra da birbirlerini kabullendiler. Aynı evde geçen bir haftanın ardından da baya baya arkadaş olmuşlardı. Gece yarısı birbirinin canını alırcasına boğuşmalarını yataktan kalkıp durdurmasak muhtemelen alt komşu gelip durduracaktı. Birbirlerine zarar vermiyorlardı ama böyle bir boğuşma da inanılır gibi değil. İki kedi birbirini kovalarken gerçekten de baya gürültü yapabiliyormuş.


Sonra bir akşam çöp atmaya çıkan kardeşim, çöp kenarındaki kedilere yaklaşınca hepsi kaçışır ama bir tanesi yanına gelip elini yalamaya başlayınca gönlü el vermez onu da eve alır ve artık evde üç kedi olur :) Unutulmaması gereken nokta ise bir evde iki kedi iyidir üç kedi limittir hatta veteriner falan değilseniz bakmanız pek mümkün de değildir. Yeni kedimize de kardeşim Ceyda'nın arkadaşı Zeynep in ismini vermesi ile evde "Kardeş Payı" dizinin karakterleri tamamlanmış oldu: "Rıfkı, Şakir, Zeynep"


Evde üç kedi gerçekten bakımı zor ama bir o kadar da keyifli. Bu sürekli birlikte hareket eden, birlikte uyuyan, birlikte yemek yiyen, birlikte oynayan sevimli dostlarla eve girdiğiniz andan itibaren gün içindeki yaşadığınız herşeyden uzaklaşır onların ilginç dünyasına dalar gidersiniz. Mama zamanı gelince sıra halinde dizilip gözünüze baktıklarını görürsünüz yada koltuğa uzandığınız da sırayla yanınıza gelip onların da yattığını görürsünüz. Sabah onlardan sonra kalkıyorsanız kapınızın tırmalandığını hatta kapı kolunun zorlandığını fark edersiniz. Yada çoktan odanın kapısını açıp saçlarınızı yalarak sizi uyandırmış olabilirler.


Köpekleri daha çok seviyor olabilirsiniz ama bir kaç kedi sahibi olarak da çok eğlenceli zaman geçirebilirsiniz. Hem evde beslenmesi köpeğe göre daha kolay en azından kedilerin doğuştan tuvalet eğitimleri var :) Sadece kumu göstermeniz yeterli oluyor. Ama en başta da dediğim gibi ne kadar sevimli olurlarsa olsunlar eğer ki bir süre sonra sokağa bırakacaksanız sakın bu sevimli dostlara bulaşmayın. Onları ölüme terk etmeyin.


Tabii bir de kediye benzeyip onlar kadar sevimli olanlar var ama neyse şimdi konuyu dağıtmayalım. O konuya da bir ara değiniriz :)

Cagatay





4 Mart 2014 Salı

Tehlikenin Farkında mısınız ?

Sene 1973


Yer İsveç'in başkenti Stockholm. Hedef KreditBanken. Jan-Erik Olsson, planı yapmış işe koyulmuş. Büyük bir soygun girişimi. Ama evdeki hesap mı çarşıya uymadı yada bu işin acemisi miydi bilinmez. İsveçli Jan-Erik Olsson, bu soygun işini becerememiş. Kaçamayınca da banka çalışanı 4 kişiyi rehin alarak polise direnmeye başlamış. 6 gün boyunca direnmeyi başarmış derken polis bir şekilde bankaya giriyor ama o da ne !!! Rehineler soyguncuya yardım ediyor polise direniyor. Rehinelerin bu açıklanamayan hareketi, sadece soyguncu Jan-Erik Olsson direnmesine yardım olarak da kalmamış. Rehineler, Jan-Erik Olsson'un yakalanması ardından mahkemede savunulması için avukat tutulmasına yardımcı olmuşlar. Parasal destek vermişler. Mahkemede soyguncunun lehine şahitlik etmişler. Hatta rehinelerden bir bayan, soygun girişiminde bulunan Jan-Erik Olsson'a aşık olup nişanlısını terk ediyor ve aşık olduğu suçlunun hapisten çıkmasını beklemeye başlıyor. Mahkemede hakkındaki olumlu ifadelerden dolayı da zanlı  Jan-Erik Olsson, 8 yıl hapis cezası ile paçayı sıyırıyor. Rehinelerin bu davranışlarını, o günlerde kimse açıklayamamış olsa da kayıtlara geçen ilk vaka. Gerçekten de bir sendrom : Stockholm Sendromu.



Stockholm Sendromu


Bu banka soygununda geçen olay, ilk vaka olarak kayıtlara geçmiş olup daha sonra Psikiyatr Nils Bejerot tarafından Stockholm sendromu olarak adlandırılmış. Bejerot bu durumu, genel olarak rehinenin, rehin alan kişiye sempati duyması sonrasında da empati geliştirmesi olarak tanımlamış.


 
 
 
Psikiyatr Nils Bejerot, Stockholm sendromunu bir kaç madde ile de şöyle detaylandırıyor;

* Rehine kötü koşulları benimser, savunur ve koşulları göremeyerek, rehin alan kişinin yanında yer alır.

* Rehineler saldırganla özdeşleşir ve hayatta kalma duygusuyla onunla beraber hareket etmeye başlar.

*  Aslında bu durum kurbanın kendi kararı doğrultusunda gerçekleşen bir olay değil. Şiddetin direkt olarak doğurduğu sonuçlardan birisi.

* Rehin alma, tecavüze uğrama, taciz, savaş, pazarlanan hayat kadınları, aile içi şiddet, dini ve siyasi baskı gibi birçok durumda Stockholm sendromuna rastlanır.

Sonraki yıllarda bu sendroma örnek vakalar artarak devam etmiş. Kayıtlara geçen ilginç Stockholm sendromlarından birinde de, 1974’de Patty Hearst isimli kadın milyoner kaçırıldığı terörist grubuyla 2 ay sonra banka soygunu yapmış ve onlarla birlikte hapse girmekten kurtulamamıştır.

Bizden Stockholm Sendromu Örnekleri


Şimdi Stockholm sendromu nedir diye biraz araştırıp detaylarını öğrenince ister istemez şu anki memleket insanının hali geliyor aklıma. Bunca yaşananların, ortaya çıkanların ardından hala körü körüne desteklemesi, dişini gösterenin arkasında yer alıp, muhakeme yeteneğini kullanma gereği duymaması, amansızca peşinden gitmesi, hakkını aramaması, yapılan dayatmaları, baskıları, haksızlıkları kabul edip yeri gelince de bunları yapanları alkışlaması, kendine ait hak ve özgürlüklerini, parasını pulunu suistimal edenlere sempati duyması, ve belki de en kötüsü, kendini bunu yapanla özdeşleştirmesi onda kendinden bir şeyler bulup da sevmesi, aklıma sadece Stockholm sendromunu getiriyor.

Cagatay






28 Şubat 2014 Cuma

How to be a PMP ? - Nasıl PMP olunur ?

PMP de Nedir ?

Arkadaşlarla oturuyoruz. Bir arkadaş, şu an çalıştığı mevcut pozisyonu kastederek, seneye kendini burada görmediğini söyledi. Neydi bu iddaalı çıkışın ardındaki sır ?... Devamında PMP sertifikası aldığını söyledi de anladık ki bu sertifika üzerinden kariyer basamaklarını hızla çıkma planı var. Ama bu PMP neydi onu bir öğrenseydik.

ORKAPLUS İLE İNTERNETTEN PARA KAZANMANIN GERÇEK VE KOLAY YÖNTEMLERİNİ ÖĞRENİN SİZ DE KAZANIN

Project Management Institute

SİZE ÖZEL KOMBİNLERLE ŞIKLIĞINIZI ARTTIRIN


1969 yılında 6 proje müdürü tarafından kurulan bu organizasyon, ilk 10 yıl mühendislik, savunma sanayi ve inşaat sektöründe faaliyetlerde bulunmuş olup Bilişim Teknolojisinin ilerlemesi ile bu sektörde de alıp yürümüş. Dünyanın hemen hemen her ülkesinde şubesi bulunan bu organizasyonun şubelerine "chapter" denir. Dünya geneli için proje yönetiminde ortak bir dil ve standartlar geliştiren enstitünün şu anda 600.000 üyesi bulunmaktadır.

PMI, geliştirmiş olduğu bu ortak proje yönetimi standartlarını, PMBOK isimli kitapta anlatmaktadır. Tam açılımı "Project Management Body of Knowledge" olan kitabın belirli dönemlerde güncellemeleri yapılmakta olup geçmişten bu güne kadar 5 farklı versiyonu yayınlanmıştır. Şu an geçerli olan 5. versiyonudur.

Proje yönetiminde dünya genelinde ortak bir dil ve standart geliştirmek amacıyla kurulan organizasyon, kitabını yayınlayınca haliyle bu kitabı anlayabilenleri seçmek amacıyla sınav da hazırlamış ve bu sınavı geçenlere sertifika vermeye başlamış : Project Management Professional (PMP)

ORKAPLUS İLE İNTERNETTEN PARA KAZANMANIN GERÇEK VE KOLAY YÖNTEMLERİNİ ÖĞRENİN SİZ DE KAZANIN

Project Management Professional

PMI, kitabı üzerinden yayınladığı proje dili ve standartlarını anlayanları belirleyip sertifika vermek amacıyla bir sınav yapıyor. Sınav sonucunda da başarılı olursanız size PMP sertifikası veriyor. Ama tabii bu sınava öyle karar verdim yarın giriyorum diye giremiyorsunuz. Sınava başvuru şartları var. Başvuru şartlarını sağladınız diyelim peki ya sınava nasıl hazırlanıp da başarılı olacaksınız ?.

Sınava giriş şartı olarak belirli projelerde çalışmış olmanız gerekiyor;

- 2 yıllık mezunlar 7500 saat

- 4 yıllık mezunlar 4500 saat

çeşitli projelerde çalıştıklarını resmi kanıtlarla beyan etmek durumundalar.


SİZE ÖZEL KOMBİNLERLE ŞIKLIĞINIZI ARTTIRIN

Proje yönetimi tecrübenizin olması yanı sıra sınava girmeden evvel PMI onaylı resmi bir kuruluştan PMBOK kitabını temel alan 35 saatlik eğitim almanız gerekiyor. Eğitim sonunda, PMI tarafından onaylı 35 saatlik proje yönetimi eğitimini tamamladığınıza dair resmi belgeniz olmalı.

PMI'a ait internet sitesi üzerinden sınava başvuru yaparken, başvuru şartı olarak istenen bu proje tecrübesi ve proje eğitimi bilgilerinizi beyan etmeniz ardından incelenen başvurunuz için size bir hafta içinde sınava kabul edilip edilmediğinize dair mail üzerinden bilgilendirme geliyor. Kabul edildiyseniz 555 Dolar olan sınav başvuru ücretini ödeyerek sınav için istediğiniz tarihi seçiyorsunuz eğer kabul edilmediyseniz sizden proje tecrübeniz ve talep edilen proje eğitimini aldığınıza dair ekstra belgeler istenebiliyor. Bu arada belirtmek isterim PMI üyesi olursanız sınav için daha düşük ücret ödeyebiliyorsunuz ama tabii PMI üyesi olmanın da ücreti var. Benim fikrimi sorarsanız PMI üyesi olmak  internet sitesindeki eğitim ve iş fırsatı gibi içeriklerle daha karlıya geliyor.

ORKAPLUS İLE İNTERNETTEN PARA KAZANMANIN GERÇEK VE KOLAY YÖNTEMLERİNİ ÖĞRENİN SİZ DE KAZANIN

PMP Sınavına Hazırlık

Sınav başurusunda sorun yaşamadınız ve sınava giriş için tarih aldığınızı kabul edelim. (Tabii sınav için tarih almadan çok evvel çalışmaya başlamış olmanız gerekiyor. Normal şartlarda sınava başvuruyu çalışmanızı tamamladıktan sonra yapmanız mantıklı olur.) PMP sınavı, 200 sorudan oluşuyor ve 4 saat. Sınavı İngilizce almanızı tavsiye ederim çünkü bir çok işe yarar sınava hazırlık kaynağı İngilizce. Sınava İngilizce kaynaklardan hazırlanıp Türkçe dil seçeneği ile sınava girmek, İngilizceden Türkçeye çevrilmiş kavramları tam anlayamamanıza sebep olabilir. Sınavda kavram kargaşası yaşamayın çünkü PMBOK da bir çok sözcük, PMI'a özgü anlamlar için kullanılmaktadır.

Sınava hazırlık kitabı olarak, Rita Mulcahy'e ait son kitabı kullanabilirsiniz. Ben şahsen bu kitabı iki kere okudum ve gerçekten de sınava hazırlık kaynağı olarak gayet yeterli. Sınavda karşınıza çıkacak tüm konuları bu kitaptan detaylı olarak öğrenebilirsiniz. Ama tabii konuları bilmek tek başına yeterli olmayacaktır. Fazlaca örnek soru çözmeniz gerekiyor.

SİZE ÖZEL KOMBİNLERLE ŞIKLIĞINIZI ARTTIRIN

Sınavda çıkan sorular için internette çeşitli soru bankaları satılıyor. Simulatör olarak geçiyorlar. Belirli bir ücret karşılığında 1800 soru satın alabiliyorsunuz. Bu 1800 soruyu anlayarak çözmeniz durumunda sınava hazırsınız diyebilirim.

Sınav daha evvelde bahsettiğim gibi 200 sorudan oluşuyor. 4 saat sürüyor. Bilgisayar karşısında saatlerce 200 soruya cevap vermek, fiziki olarak da sizi zorluyor. Boynunuz tutabilir, sırtınız ağrıyabilir, gözleriniz sulanabilir :) Sınav öncesinde bu durumları da göz önüne alın.

Sınava yeni girmiş biri olarak sınava hazırlıkta dikkat edilmesi gerekenler ve sınavda soru dağılımı ile ilgili şunları net olarak söyleyebilirim,

- Earned value, planned value, cpi, tcpi, spi hesaplamalarını çok iyi bilin. Sorular dolaylı geliyor.
- Change request süreçlerini adınız gibi bilin. (integration management)
- Quality plan, perform quality assurance, control quality süreçleri nedir ve aralarında ne fark bulunur ?
- Çatışma yönetimi çözüm teknikleri nelerdir?
- Hangi durumda hangi tedarikçi sözleşme türü bulunur?
- Project closing adımlarında neler yapılır? (en az 10 soru buradan geliyor)
- Performance reports neden kullanılır? Sorun olduğunda ne yapılabilir?
- Project charter nedir, içeriğinde neler bulunur?
- Beklenmedik risk gerçekleştiğinde ne yapılır? Risk response'ları nelerdir?

ORKAPLUS İLE İNTERNETTEN PARA KAZANMANIN GERÇEK VE KOLAY YÖNTEMLERİNİ ÖĞRENİN SİZ DE KAZANIN

Sınav Sonrası


İlgili sınav merkezinde bilgisayar üzerinden sınavı tamamlamanız ardından "Sınavı Bitir" tuşuna basmanızla kalmış yada geçmiş olduğunuzu öğreniyorsunuz. Kaç puan aldığınızı yada doğru sayınızı belirten bir sonuç yok sadece "FAIL" yada "PASS" yazıyor. Ancak internet üzerinden araştırmalarla anlayabildiğim kadarıyla 200 sorunun en az 130 tanesine doğru cevap vermeniz gerekiyor. Yanlış cevapların doğruları götürmesi gibi bir durum yok. "PASS" gördüyseniz emeklerinizin karşılığını aldınız artık PMI tarafından verilen PMP sertifikasına sahipsiniz demek oluyor :) Tebrikler ! Artık CV'nizde isminizin yanına şu şekilde ekleme yapabilirsiniz ;
PMP sertifikası, sınavı geçmeniz ardından 3 yıl geçerli. 3 yıllık sürenin sonuna gelmeden 60 saatlik çeşitli eğitimleri tamamlamanız durumda sertifikanız bir 3 sene daha uzar ama bu süreçte 60 saatlik eğitimi tamamlamazsanız sertifikayı uzatabilmeniz için bir kez daha sınava girmeniz gerekir.

SİZE ÖZEL KOMBİNLERLE ŞIKLIĞINIZI ARTTIRIN

Son olarak şunu da belirtmek istiyorum. PMP sertifikasını sadece sınava girip de geçmek olarak ele almamak lazım. Bu sadece bir sertifika sahibi olma olayı değil. PMBOK gerçekten proje yönetimi standartlarını belirlemiş ve bu konuda size bir şeyler öğretmeyi amaçlıyor ki öğretiyor da. PMBOK konularını öğrenmeniz, size vizyon katacağı gibi bunları hangi sektörde çalışırsanız çalışın, performansınızı daha yukarı çekmek, başarınızı arttırmak için de kullanabilirsiniz. Belki kısa sürede kariyer basamaklarını çıkıp üst düzey pozisyonlara gelmeyeceksiniz ama emin olun çok faydasını göreceksiniz. PMP eğitimininin hakkını verip, anlattıklarını gerçekten öğrenip anlayarak sertifika sahibi olmak, kendinize yaptığınız geleceği parlak bir yatırımdır.

Cagatay
ORKAPLUS İLE İNTERNETTEN PARA KAZANMANIN GERÇEK VE KOLAY YÖNTEMLERİNİ ÖĞRENİN SİZ DE KAZANIN










25 Şubat 2014 Salı

A Training Day in Office - Ofiste Bir Antreman Günü

Training in Office ? - Ofiste Antreman mı ?


Sabah kalkış için saati kuruyorum : 6.15 . Kalksam mı yoksa arabayla mı gitsem diye düşünürken benzinin litre fiyatı ve benim evin ofise olan 40 kmlik mesafesi aklıma geliyor ve dimdik ayaktayım. Derken aceleyle hazırlıyorum spor çantasını çıkıyorum evden ama kafamda deli sorular : " Bu çantayı akşamdan hazırlamamakta neden ısrar ediyor olabilirim ? ".  Maalesef servise gidebilmek için de 15 dklık minibüs yolculuğu yapmam lazım. Minibüs zaten okul servisi gibi daha ilk duraktan 15 lise öğrencisi binince, minibüs benim bineceğim durağa gelene kadar bana yer kalsa da spor çantasına yer bulmak gerçekten çok zor :)  Spor çantam minibüs dışında ben içinde 15 dk katlanıyoruz bu fantastik yolculuğa.

 
 
 
Neyse bir şekilde şirket servisine ulaştım mı ver elini ofis. 8.00 civarı şirkete geliyorum. Hemen işe koyuluyorum. Bu gün de en iyi performansı sergilemek lazım çünkü diğer arkadaşlar da çok çalışıyor. Sürekli bir yarış söz konusu olduğundan ben de bu yarışta en önlerde yer almak adına en üst düzey eforu ortaya koymalıyım yoksa bu aşağıda gördüğünüz çalışan profili ile nasıl yarışabilirim.


 
 
 
Ama bir an yandan da öğle arasını bekliyorum. Sıkı bir antreman tekrardan tüm enerjiyi bana geri verecek hatta biliyorum ki antreman sonrası öğleden sonra çok daha iyi hissediyor olacağım. Öğle arası geliyor ve şirket binasındaki spor salonuna iniyorum.




Evet biliyorum görüntü biraz üzücü ama olsun . Üstünü değiştirme, duş yapma falan derken işini görüyor. Ayrıntıya takılmamak lazım. Olumlu yanından bakalım. O havlular öyle sereserpe ıslak ıslak etrafa serili olmasa 2014 dünyasının konforlu yaşam alanlarında ben, rutübet kokusuna hasret kalmış hatta unutmuş bile olabilirdim.

Spor kıyafetlerimizi de giydik. Artık antreman için hazırız. Bir an evvel salona geçeyim de Şafak gelip hunharca spor yaparak, salonu talan etmeden evvel ben de bir şeyler yapmaya çalışayım :)




Binada en sevdiğim kısım spor salonumuz. Gerçekten ferah ve insanda spor yapma isteği uyandırıyor. Çok fazla çeşitte antreman ekipmanı yok ama az da var denemez. Yapacağı hareketleri bilen, belli bir programı olan herkesin rahatlıkla işini görür.

Hazır Şafak da gelmemişken -ki gelmediğini tek bar çubuğu üzerine takılmış toplamda 150 kilo ağırlıklar olmadığını görünce anlıyoruz- boş salonda müzik eşliğinde şevk ile antremanımı tamamlamam ardından duşumu alıp tekrar profesyonel çalışma hayatıma geri dönüyorum. Antreman sonrası sporun salgılattığı mutluluk hormonları da tavan yapınca kafamda sahip olduğumu sandığım vücut;




Salon boş dedim ama dönem dönem benden başka ziyaretçileri de oluyor. Baya baya kalabalık olduğu bile oluyor ama işte antreman olayının en önemli kısmı, süreklilik olmayınca genellikle boş tribünlere antreman yapıyorum. Spor sonrası yemekhanede güzel bir de yemek yedik mi öğleden sonrası için zımba gibiyiz hatta iş çıkışı sonrası bile sabah kadar takılmaya hazırız :)

Derken tekrar eve doğru yola koyuluyorum ve eve gelmeden bir markete uğrayayım diyorum ki , o da ne ! Neler görüyorum böyle !


 
 

Markette bu halde bir kız görmedim tabii ama sıra sıra dizilmiş raflarda cips paketlerini görünce ister istemez iki paket alıyorum. Eee ne oldu bizim spor, az kalori, sağlıklı yaşam ? O kadar spor yapıp hala yağ oranı yüzde 18-19 takılıyoruz. Yarından itibaren diyet de yapacağım diyerek cipsi yedikten sonra yarın için yeni hedeflerle günü sonlandırıyorum.

Formda kalacağız dedik ama tabii sürekli masa başı işi olan biri olarak dikkat etmediğim durumda da sahip olma riski taşıdığım vücut ise şöyle bir şey :




Haa unutmadan bu risk sizin için de geçerli tabii. Bir an evvel bir antreman ve diet programı hazırlayın derim.

Cagatay



24 Şubat 2014 Pazartesi

Bahse Var Mısın ? Elazığspor - Fenerbahçe

Bahse Var Mısın ?- Betting


Evet ne diyorduk. Bahse bulaşmıyoruz ama maç tahmini yapmak da gerçekten eğlenceli oluyor. Hele ki herkes tarafından takip edilen önemli maçları, doğru yorumlayabilmek ayrı bir keyif. O zaman devam edelim.

22.2.2014




Elazığspor - Fenerbahçe


Elazığspor, Okan Buruk yönetiminde son bir kaç haftadır iyi bir ivme yakaladı. Açıkçası ligin dibine demir atıp sezonu da öyle kapatmasını beklediğim Elazığspor direnç gösteriyor ki son haftalarda evinde üst üste galibiyetleri var. Okan Buruk da yeni deneyimlediği teknik direktörlük kariyerinde yavaş yavaş bir şeyler ortaya koymaya başlıyor gibi. Kısacası Elazığspor için işler yolunda görünüyor. Bu maç için hem puana ihtiyaçları var hem de son haftaki durumlarını düşünürsek iddaalı da sayılabilirler.

Fenerbahçede ise işler gerçekten karışık. Geçen hafta ite-kaka alınan Kasımpaşa galibiyeti sonrası, durum çok da parlak görünmüyor. Kötü oynadıkları maçı taraftar desteği ve oyuncuların bireysel becerileri ile kazandılar. Ama bu maç takımın itici gücü Emre Belözoğlu da olmayacak. Takımda sonuca etki edecek futbolcu olarak Emenike, Caner ve Kuyt kaldı. Onların bugün göstereceği ekstra performans Fenerbahçeye galibiyeti getirir ama bu hiç de kolay görünmüyor.

Formda ve kendi sahasında puan almak zorunda olan Elazığspor, eksik Fenerbahçeyi zorlayacaktır. Elazığsporun en kötü berabere kalacağı maçta galip gelmesi de sürpriz olmaz. Maçta 2 yada 3 gol olacaktır. En garantisi ne derseniz Elazığspor yenilmez derim.

Mostly (1x0) Secondary 2-3 Goals

Cagatay

Yeni Nesil Whatsapp ! ( Next Generation Whatsapp ! Coming Soon )

What's Up, Man ?


Sanırım 2012 yılının başıydı. Her ne kadar Whatsapp, 2009 yapımı olsa da , onu 19 milyar dolarlık satışa götürecek popülaritesini 2011 - 2012 yıllarında yakalamıştı. Biz de bu popülariteden nasibimizi aldık. Sırf Whatsapp uygulamasını indirebilelim diye telefonu değiştirdik. Sonrasında Whatsapp'ın hayatımızdaki yerini anlatmak için, bir kar topunun çığa dönüşmesini örnek versem abartmış olmam sanırım.

Arkadaşlarla Whatsapp üzerinden yapılan muhabbetler çok abartılacak bir yanı değil belki ama farklı ülkelerde yaşayan arkadaşlarınla ücretsiz olarak 7/24 sohbet edebilmen, iletişim kurabilmen, resim, müzik paylaşımı yapabilmen gibi durumlar söz konusu olunca ister istemez yüzyılın buluşu oldu, benim için :) En son 2013'te anne ve babama da Whatsapp destekleyen telefonlar almamızın ardından tüm aile Whatsapp üzerinden iletişim kurar olduk.

Hemen hemen gerekmedikçe kimseyi ne arar ne de SMS atar oldum. Yurt dışındakilerle bile dediğim gibi sadece Whatsapp üzerinden haberleştim. Hatta arkadaşlarla Whatsapp grupları oluşturup, o yazışma grubu üzerinden haberleşip ona göre hareket ettik. Zamanı geldi tartışma platformu oldu zamanı geldi anlık bilgilendirme aracı.

Jan Koum

Jan Koum, Amerikada yaşayan bir Ukrayna göçmeni. 1976 doğumlu. 1992 yılında annesi ve teyzesi ile gelmişler Amerikaya. Üniversite mezuniyeti ardından yıllarca Yahoo da network güvenlik uzmanı olarak çalışıyor sonra brüt maaş canına tak etmiş olmalı ki bir şeyler yapmaya karar veriyor. Başka sebebleri de olabilir tabii. Amerikada mühendis için brüt maaşlar Türkiyedeki gibi düşük olmasa gerek :)


 
Yahoodan ayrılması ardından Facebook'a yaptığı iş başvurusunun reddedildiği rivayet ediliyor ama tabii net olarak bilemiyorum. Sonuçta büyük işler başaranların geçmişte bir yerden kovulduğu yada kabul görmediği hikayesi çok klişe olmaya başladı :) Ama şunu da belirtmek gerek, Zuckenberg, Jan Koum'u uzun süredir tanıdığını ve Whatsapp'ı  uzun süredir takip ettiğini söylemiş. Herhalde başarısız bir iş görüşmesi ardından, her ne kadar Jan'ı, işe kabul etmese de gözündeki ışığı fark edip izlemeye almış.

Amerikada bir göçmen olan Jan Koum, Ukrayna ve Rusyadaki akrabaları ile iletişimi koparmamak için ucuz yöntemleri keşfetmeye çalışırken, hayatının buluşuna imza atıyor ve 2009 yılında Whatsapp'ı geliştiriyor. Ardından zaten hemen herkesin bildiği gibi, Whatsapp'ı Facebook'a 19 milyar dolara satıyor. Jan Koum, bu gün Facebook yönetim kurulu üyesi ve 14 milyar dolarlık hisse sahibi. Ne demişler :
"İhtiyaçlar, buluşların temel sebebidir"

 

Yeni Nesil Whatsapp

Tamam  Jan, iyi güzel sattın Whatsapp'ı , kurtardın hayatını ama ya bizler, kullanıcılar ne yapacak. Facebook neler yapacak acaba, bu güzelim Whatsapp'a. İnternetten bulabildiğim kadarıyla bizi şöyle şeyler bekliyor ;

 
* Facebook arkadaş listenizde Whatsapp kullananların otomatik olarak belirlenmesi, Whatsapp kişi listenize eklenmesi için önerilmesi,

* Rehberinde ekli olmadığınız kişiye Whatsapptan mesaj atabilmek için para ödemeniz,

* Whatsappta yazdığınız iletilerde kullandığınız herhangi bir marka yada ürün adı otomatik olarak algılanıp, bununla ilgili size reklam gönderilmesi,

* Facebook benzeri sosyal bir platforma dönüşüp, ana ekranda kişi listesindekiler tarafından yazılan iletilerin görülmesi,

* Yazışma ekranında bolca göreceğiniz reklamlar,

* Yıllık ücret üzerinden kullanılmaya devam edilmesi,

Bunlar şimdilik alınan duyumlar ama kesin olan bir şey varsa o da Facebook uzun vadede Whatsapp'ı , bir çeşit Facebook'a dönüştürecek. Belki zamanla Facebook içinde eriyip gidecek, Whatsapp. Her güzel şeyin olduğu gibi Whatsapp'ın da sonu vardı. O son da bu satış ile başlamış oldu. Ne zaman tamamlanır bilinmez. O nedenle hala fırsatınız varken keyfini çıkarmaya devam edin. Bu basit ama çok kullanışlı programı, geliştiriyoruz diyerek kompleks bir hale getirmeleri ardından muhtemelen tüm kullanışlılığını öldürecekler. Açıkçası ben Whatsapp'ın sadeliğini, basit ama bir o kadar da işlevli halini seviyordum.

Cagatay










23 Şubat 2014 Pazar

Champions League Matches - Betting ( 25, 26 February 2014 ) - Let's win !

BETTİNG  (Champions League)

Dün filmi (The Wolf of Wall Street ) izledik, çıktık. Diyoruz ki birbirimize, adam ne para kazandı be ! Sürekli parti falan. Yatlar, katlar... Neyse... Baktık tabii bu paralar öyle ayda bir kaç bin brüt maaş kovalıyarak olmuyor. Kolay Para nasıl kazanılır diye düşündük sonra borsada manipülasyon yapamayacağımıza göre, borsanın spora uyarlanmış hali, iddaaya mı sarsak diye düşündük. Geçmişte maçları manipüle edip -belli gruplar tarafından- ne paraların kazanıldığını bilmeyen yoktur. Tabii geçmiş dedik ama geçmişte kaldığından da çok şüpheli olduğumuz açık.

Şaka bir yana iddaa gibi gereksiz şeylere bulaşmaya hiç gerek yok. Ama şu da var. Para yatırdığınız maçları TV karşısından izlerken yaşadığınız o heyecanı size sağlayabilecek, iddaa dışı alternatifler tam olarak nedir bilemiyorum ama çok kısıtlı olduğu kesin.

Galatasaray'ın da çarşamba günü maçı var. Takımımızın Avrupada oynayacağı üst düzey bir karşılaşmanın heyecanını da hissedip bu haftaki Şampiyonlar Ligi maçlarına bir bakacak olursak;

                                              Last kick will show what you won or lost !              
                               

25.02.2014


Zenit Petersburg - Borussia Dortmund


Rusyada lig bitti. Havalar soğuk. Kupa maçları var. Zenit, o maçlarda çok da formda görünmedi. Maç eksiği olduğu belli. Hatta sırıtıyor :) Borussia Dortmund da haftasonu fantastik bir yenilgi aldı. Oysaki son 4 maçlarını kazanmışlardı. Sanırım bir kaza oldu. Bu arada Hamburg, haftasonu Borussia Dortmund'u 3-0 yenerken 90. dakikada Hamburg'lu oyuncu Hakan Çalhanoğlunu, 45 metreden duran topu neden kaleye vursun diye düşünerek baraj kurmadan boş bırakan Dortmund, şöyle fantastik bir gol yedi ( Gerçi hangi takım o mesafe için baraj kurma gereği duyar ki ) ;

Hakan Çalhanoğlu 3-0

Bir de şu var. Hakan Çalhanoğlu'nu, Fatih Terim Türk Milli Takımını seçmesi için ikna etmiş. Hakan Çalhanoğlu, bu seçim üzerine bir de Spor Toto Süper Lige transfer olursa bir daha bence milli takıma seçilecek performansı bile gösteremez. Dilerim Avrupa Liglerinde oynamaya devam eder, kendini geliştirmeye devam eder ve milli takıma da maksimum katkı yapar. Yok ama kolay olana kaçıp Süper Lige gelirse iki sene sonra PTT 1.Ligde izleriz.

Sonuç olarak bu maçı Borussia Dortmund alır. İkinci ihtimal de 2.5 gol üstü.

Mostly 2 - Secondary  2.5 Over

Olympiakos - Manchester United

Sir Alex Ferguson gittikten sonra ManU çok ilginç bir takım oldu. Hatta sıradan bir takıma bağlayacaklar diye korkmuyor da değilim. Seneye yeniden yapılanmaya gidecekler ve takımdan kimlerin gideceğini şimdiden açıkladılar. Bu durumda bu takım nasıl motive olabilir ki ! Olympiakos ise bu sene belki de tarihlerindeki en formda sezonlarından birini yaşıyor. İçerde dışarda farklı galibiyetlerle ligi sürklase ettiler. Bu iki takım Şampiyonlar liginde çok kere karşılaşmış ve %90 oranında ManU galibiyeti var ama o ManU bu ManU olmadığı için istatistiğin çok önemi kalmıyor. Formda Olympiakos evinde oynayacak ve o çılgın taraftarla maçı alacaktır. İkinci ihtimalde bu maç 2.5 gol üstü olur.

Mostly 1 - Secondary 2.5 Over  (3.5 Over is not suprise)


26.02.2014

Schalke 04 - Real Madrid

Schalke 04, tam bir Alman ligi takımı. Ne yapacağı hiç ama hiç belli değil. Real Madrid sezona çok formda başlamadı ama şu an sezonun en formda dönemini geçiriyorlar. Real Madrid, her ne kadar Almanya deplasmanlarında saçmalayama çok yakın oynasa da Schalke 04'ün bu maçta onları zorlayacağını sanmıyorum. Real Madrid'in ekstra formu ve her maçı sanki son maçı gibi oynayan Ronaldoyu düşününce bu maç her türlü 2 olur. Muhtemelen 2.5 üstü de olacaktır.

Mostly 2 - Secondary 2.5 Over ( even 3.5 Over)

Galatasaray - Chelsea

Ve geldik dananın kuyruğunun koptuğu ana. Bir Galatasaraylı olarak gönül istiyor ki güzel bir galibiyet alalım. Turu geçelim. Ülke olarak yarı final - final coşkusu yaşayalım ama işte gerçekleri de görmek lazım. Ama maç tahminim öncesi söylemek istediklerim de var.

Drogba gibi oyuncuları alıyorsan en fazla bir sezonluk sözleşme yapıp alabildiğin verimi alıp yollayacaksın. Bunun başka örnekleri de var. Anelka olsun, Quaresma olsun, vb... İkinci sezon bu adamlar gördükleri ilgi ve aldıkları garanti para ile topa koşmuyorlar bile. Seneye İbrahimoviç gelecek diyorlar. İddaa ediyorum İbrahimoviç gelsin, bir süre sonra antremana bile çıkaramazsın kafasına göre maçlara gelir gider. PSG maçlarını izleyin bu adamın sorumsuz oyununu görüp çıldırırsınız. Tüm topları o kullanıyor. Bam-güm her yerden vuruyor. Sonra 50 şuttan 2 gol olunca kahraman oluyor. Maçı izlemediysen sen de buna kanıyorsun. Tüm takım ona çalışırken bir zahmet gol atıversin. O nedenle böyle jübile öncesi, kariyerli olan futbolcu transferinden acilen kurtulmamız gerek. Yabancı sınırlanmamalı onun yerine böyle kariyerli ama futbolu bırakmasına iki sene kalmış futbolcuların transferi yasaklanmalı.




Maça gelecek olursak herkes Chelsea için iyi bir kura dedi. Belki kura çekildiği dönemde maç yapsak iyi bir kura diyebilirdik ama Mourinho takımı toparladı ve kafasındakileri takıma yerleştirdi. Chelsea şu an Premier Lig lideri ve gayet formda. Bizim onlara gol atabileceğimizi sanmıyorum. Drogba coşacak, o maç çok iyi oynayacak gibi hayallere kapılmamak da fayda var ki hayal kırıklığı olmasın. Drogba'ya bu fizik gücü ile nal toplatacaklar, o maçlarda. Burak zaten sınırlı kapasite ama en azından bir şeyler yapmaya çalışacaktır. Chelsea maçı 1 yada 2 sıfır kazanacaktır. Gönül ister yanılayım ama işte görünen köy kılavuz istemiyor. Taraftarımızın coşkusu nedeniyle Galatasaray'ın da ilk dakikalardan itibaren coşkulu oynamaya çalışacak olması Chelsea'yi çok daha tedbirli oynamaya iteceğinden gol atmamız bir hayli zor olacak. Muhtemelen maçta 3 gol çıkmayacaktır.

Mostly 2.5 Under - Secondary 2 ( Galatasaray 0 : -1 or 2- Chelsea )

Ama siz siz olun İddaa olayına bulaşmayın, alışkanlık yapmasın. Bir de bahis yorumlarına çok da takılmayın olur da oynayacaksanız siz ne düşünüyorsanız ona oynayın. Zaten yorum yapan biliyor olsa gider kendi oynayıp kazanır :) Yalnız para yatırdığın maçı izlerken de ne heyecan oluyor ama! Direkten dönüyor, bahsin tutarken ansızın gelen kırmızı kart ile maç dönüyor, 90 da galibiyet golü geliyor, kupon tutuyor,  oy oyyy oyyy... :) Unutmayın ki  ne demişler kumardan sadece oynatan kazançlı çıkar, oynayan değil. Dikkat edin iki üç liralık eğlence olmaktan öteye gitmesin.

Cagatay




















The Wolf of Wall Street

The Wolf of Wall Street


Hikayenin kahramanı tam ismiyle Jordan Ross Belfort, bu ismi düne kadar hiç duymamıştım hatta filmden çıktıktan sonra da hala hayali bir senaryo kahramanı sanıyordum ama film zaten Belfort'un hapishanede yazdığı ve kendini anlatan kitabından uyarlanmış. Filmde bu karakteri Leonardo Di Caprio canlandırıyor.
ORKAPLUS İLE İNTERNETTEN PARA KAZANMANIN GERÇEK VE KOLAY YÖNTEMLERİNİ ÖĞRENİN SİZ DE KAZANIN



Jordan Belfort, 1962 doğumlu . Orta sınıf bir aileden geliyor. Ama bu adam için bir şeylerin farklı olduğu çok belli ki 12 yaşında sokakta sihir gösterisi yapmaya başlıyor. 16 yaşında kumsalda dondurma satarak kazancını günde 400 dolara bile çıkartmış. 22 yaşında Biyoloji bölümünden mezun olmasına rağmen Wall Street'e iş başvurusu yapıyor ve bir şekilde görüşmede kendini kabul ettirip işi alıyor. Ve hep kendine örnek aldığı o patronu ile tanışıyor : Mark Hanna.




23 yaşına geldiğinde ise Porsche sahibi bir genç. Ama tabii hayat sürekli böyle toz pembe gitmiyor. 23 yaşında Porsche arabası da dahil olmak üzere herşeyini kaybediyor ve sıfırdan başlıyor. Kendisi bu dönemi kitabında şu cümlelerle anlatıyor : "
Wall Street beni önce yuttu daha sonra da şiddetli bir şekilde kustu.
"

Bu yeni başlangıç için ona sermaye konusunda yardımcı olan arkadaşı Danny Porush ile birlikte kendi başlarına maceraya atılıyorlar.



Maceraları güzel başladığı gibi gayet de iyi devam ediyor. Kurdukları şirket Stratton Oakmont, 1990 yılında Steve Madden Ltd. ayakkabı firmasının halka arz edilmesiyle birlikte 1 milyar dolarlık işlem hacmine ulaşıyor.

Tabii bu genç yaşta gelen inanılmaz paranın yan etkileri de var. Belfort yaşam tarzını "Partying Lifestyle" diye tanımlıyor. Ofiste olsun ofis dışında olsun sürekli bir parti havası söz konusu. Parti yaşam tarzı yüzünden yaşadığı helikopter kazası ve yatının batması ( ki Sardunya adası civarında sahil güvenlik tarafından kurtarılıyor, ölüme bir adım uzaklıktayken) onun için önemli bile değil çünkü o dönem kazancı haftalık 1 milyon dolar. Sadece partiler değil tabii, bu partilerin içeriği olan hayat kadınları ve uyuşturucu da cabası. (Filme gittiğinizde bu seks ve uyuşturucu trafiğinin tüm detayları ile işlendiğini de göreceksiniz o nedenle şimdiden uyarı olsun kiminle gideceğinize iyi karar verin yada bu kadar fazla seks sahnesi barındıran bir filmi izlemek istediğinizden emin misiniz çünkü gerçekten bazı sahnelerde porno filme mi geldik diye düşünebilirsiniz.)

Tabii bu çılgın hayat ve inanılmaz para akışı herkes gibi FBI'nın da ilgisini çekiyor. Sene 1998 olduğunda Jordan Belfort artık FBI tarafından sıkı takip edilmektedir ama kendisi bunu pek umursamıyor ve şirket üzerinden yaptığı usülsüzlükleri çok da önemsemiyor. Peşindeki FBI ajanının da filmde karşılığı var tabii ki :





2003 yılında kanundan kaçamıyor ve hisse senetlerinde yaptığı manipülasyon nedeniyle 4 yıla mahkum oluyor ama iyi halden 22 ay yattıktan sonra tekrar 2006 da serbest kalıyor. Ve işte bu çılgın yaşamda onu belki de en çok etkileyen kısım : Nadine Caridi. O dönem bira reklamlarında oynayan bir top model.



Şirketinin verdiği partilerden birinde tanıştığı ve Duchess lakabını takdığı güzel model yüzünden 1991 yılında eşinden ayrılıyor. Duchess'i ile evleniyor.

Filmde çokça vurgulanan bir nokta var. Eğer zengin isen güzel kadınlarla olursun ama yeteri kadar paran yoksa çirkin kadınlara tahammül etmek zorundasındır. Parayı bulan her erkek önce eşini çok daha güzel olan bir başka kadın ile değiştirir ama tabii bunun da zor olan yanı, paranı ve gücünü kaybettiğin an, seni ilk terk eden de o güzel kadınlar olacaktır. Ve öyle de oluyor. İşler ters gitmeye başlayınca 1998 yılında iki çocuğunun annesi Duchess ile ayrılıyorlar.

Jordan Belfort hapisten çıkması ardından California, Manhattan Beach'teki hayatına motivasyon koçu olarak devam ediyor. Tabii satış teknikleri hakkında verdiği seminerleri de unutmamak gerek. Yazmış olduğu " The Wolf of Wall Street" de sinemaya uyarlandı. Filmin Oscar adayı olması ile dikkatleri tekrardan üstüne çeken Belfort, sanırım bu dünyaya şanslı gelenlerden yada belki kendi şansını kendi yaratmış da diyebiliriz. Türkiyede Acun Ilıcalı örneği gibi.

Açıkçası filmden çıktıktan sonra böyle çılgınca para kazanabileceğim işler yapma fikri ile yanıp tutuşmadım değil ama kötü olan şey, böyle bir işin de aklıma gelmiyor olması :) Daha dün Whatsapp, 19 milyar dolara satıldı. Bir sonraki çılgın satışı yapacak her neyse bir an evvel onu bizim bulmamız lazım. Fikri olan arkadaşlar, hemen işe koyulalım ;)

Cagatay